
Kenan Yarar, son kuşak genç çizgi romancılardan. Mesleğe yaklaşık on yıl önce RR (Resimli Roman) ve Zeplin dergilerinde başladı. RR için çizdiği sayfalar, derginin iki sayılık kısa ömrü nedeniyle -en azından o dergide- yayımlanamasa da Zeplin onun için iyi bir başlangıçtı. Sonra Dıgıl, Avni, Car-Men, Eroskop gibi dergilerde çalışmalarını sürdürdü. Hıbır ve HBR Maymun ise onun çizgi kişiliğini ve kendi okuyucusunu bulduğu verimli bir mecra oldu. Bugün L-Manyak'ta, derginin biçemine uygun öyküler anlatıyor. Başlangıçta Bilal etkisinde olan üslubu ve Manara'dan feyz alan erotizmi ve kadınları, sabırlı, sakin ve kendine özgü titiz ayrıntıcı işçiliğiyle harmanlandı. Mizah dergilerinde çizgi romancı olmanın kendi deyişiyle avantajları vardı:
"..çok çabuk isim yapıp, sivrilebiliyor, yoğunluğu haliyle karikatüristlerden yana olan bir dergide, azınlıktaki üç beş çizgi romancıdan biri olabiliyorsunuz. Üstelik sınırlı dergi sayfalarından bir, birbuçuk, iki sayfasında kendinizi gösterme şansı da veriliyor. Ayrıca bütün bunlara ek aynı dergi bünyesindeki karikatür çizerleri çizgi roman çizerlerine arka çıkıp itibar da gösteriyorlar. Bunlar, tabii olağanüstü güzellikler".
Öte yandan mizah yapma zorunluluğunun ahrazları yok değildi ve okurların beklentilerini yakalayamamak önemli bir sorundu. Okuru yakalamak ise kimi zaman yaratıcının kendi dünyasından ve anlatmak istediği öykülerden kopması anlamına geliyordu. Bu da, her sayı çizmek gibi bir sorumluluğun ötesinde bir baskı oluşturuyordu. Ama çelişkilerin, çıkmazların ve baskıların sanatın kaynağına giden anayol olduğunu hatırlatmaya gerek yok sanıyorum.
Bir çizgi romancı olarak kendini, bir önceki kuşağın; Gönülay, Tekin, Aratan ve Ertem gibi özellikli isimleriyle kıyaslayarak nasıl tanımlıyorsun?
Ben onlarla kendimi hiçbir zaman bir çizgiye koymadım(!). Benim için müthiş yaratıcı insanlardı. Halen de öyleler. Onlar ve burada adı geçmeyen daha birçoğu. Amatörlük devremde her birinin ustalıklarına öykündüm, yaratıcılıklarına gıpta ettim. Şu anda onlardan kaptığım çok şeyle kendimi ifade edebildiğime, çizgi romanlarımı daha ustaca ortaya koyabildiğime inanıyorum. Onlar; yetişmeleri, görüşleri, hayal dünyaları, dilleri, tarzları ve yapıtları aynı kuşak içerisinde sayılsalar bile birbirlerinden çok farklılar. Benimle onlar arasındaki fark da sanırım en fazla bu kadar olur.
İlk çizgi roman çalışmaların Zeplin dergisinde çıkmıştı.. bugünden baktığında o başlangıcı nasıl buluyorsun ?
Zeplin'in ilk hazırlanıp çıkacağı tarihlerde ben aklı bir karış havada yol yordam bilmez amatör bir çizerdim. Hatta derginin çıkmasına bir iki hafta kala birinden duyup gitmiş, iş istenmiş, apar topar bir şeyler çizmiş, onu da üçüncü sayfa ve kapakta görünce pek sevinmiştim. Şu an düşünüyorum da o dergilerin ruh hali de benden pek farklı değildi. Ama küçük dahi olsa bir başlangıç, bir atılım, hiç kimsenin zararına değildi. İlerisi için bir işaretti. Ben bile tahmin edemiyorum bu noktalara gelebileceğimi :))
İstanbul'u nasıl yaşıyorsun nasıl bir mit senin için ? Memleketi ve dolayısıyla öykülerini nasıl etkiliyor?
İstanbul'u mitleştirmen çok hoş. Tam bir fantezi alemi. Bir labirent. İstanbul'u bir labirente benzetiyorum, küçük kapılarla büyük hangarlara açılıyor sokakları, caddeleri tam bir panayır alanı. Evde oturup bir Tarantino filmi seyrediyorken televizyonumda, E5'e bakan penceremden birbirine giren arabaları, ambulansa taşınan parçalanmış insanları da aynı anda aynı doğallıkla seyrediyor, ekrandaki filmin etkilediği kadar etkileniyorum. İki cam arasında bir fark göremiyorum. Akıl sağlığın için bu gerekli buna da inanıyorum. Ve gitgide gerçeğine yabancılaşıyorsun şehrin. Güvensizlik getiriyor; paranoya, depresyon ve herşeyi paylaşmana rağmen insanlardan kaçış ve yalnızlık. Bu koca kalabalığın ve hengamenin arkasında yalnız olabilmek kitlelerce gelenek halini almaya başladı. Değişken, düzenli bir düzensizlik içerisinde aptal bir sarkaç gibi sallanıp dururken, ne yapıyoruz sorusu zırt pırt gelir oluyor insanların aklına. Ama kimse bu soruyu fazla takmıyor, yine de bildiğimizi okuyoruz. Sağlıklı bir şehirli olmak yarı deliliği de getiriyor beraberinde. Bunlarla beslenen bir sanatçının eserlerinde fazla bir tutarlılık da beklenemez bana kalırsa. Mutluluk ve umutsuzluk her insanda değişik anlarda yaşanır ama asıl şaşırtıcı olan bu ani gidip gelmelerdir. Benim şehrim hep bir Polyanna masalı uydurur sakinlerine. O Pollyanna ki bakire değil! dünya tatlısı bir de kızı var..
Fantastik ve gerçekçi (ya da ona yakın) olan öykü türleri arasında yaptıkların, yap(a)madıkların ve yapmak istediklerini de düşünerek tercihin nedir?
Fantezi benim kullandığım dil. Arapça ya da Farsça konuşmak gibi birşey. Ama sözcüğün ve kelimenin anlamı her dilde birdir. Kendi dünyamı, aşkımı, acımı, cinselliğimi, öfkemi, arzumu, şehrimi çiziyorum. Kuşkusuz insanları eğlendirmek de amacım. Çizgi romanlarım bir beyin jimnastiği, bir zeka oyunu da olabiliyor, ya da durduk yere ruhsal bir boşalma. İnsanların zihnine larva bırakıyorum. Gecenin bir vakti ya da günün ortasında o larva 'vörç' diye fırlasın düşünceden, beynini, benliğini kemirsin istiyorum. Küçük bir virüs olsun kurcalasın aklını.
Nedense gerçekçilik gerçek gibi durmuyor benim çizgi romanlarımda. Mesela gerçek bir olaydan doğrudan bire bir resimlenmiş "KARI GARI" adlı öykümde, tren garında pezevengin birinin bir gence orospu pazarlaması ve oral seks yaptırması, fikrini sorduğum kişilerce sıradan, hatta biraz hayalci ve kurmaca bulundu. Gerçekliğini yadırgadılar. Kuşkusuz başlarına gelmediği sürece kimse fantezinin gerçeklerden bir farkı olmadığının ayırdına varamıyor. Yaşasa bile farkına varamıyor.
Kalabalıklar ve okuyucular diye başlayayım :)) Kalabalıklar senin için neyi temsil ediyor? Aynı kalabalık içinde-ya da dışında-okuyucuların kimler?
Kalabalıklar toplumu, toplum da yabancıları temsil ediyor. Okuyucuma gelince, kendini sorgulamayı seven insana hitap ettiğime inanıyorum. Biraz psikolojiye az buçuk felsefeye girip çıkarken karamsar veya trajik bulunsam da kimi zaman kafalara takılan uygunsuz soruları gelişigüzel anlatsam da sağlam düşünce ve fikirlere dayalı, eğlenceli ve komik olduğuna inandığım çizgi romanlarımdan özellikle bu tür insanların keyif alacağına inanıyorum. Bence asıl bu tür insanlar yaşamdan birşey koparmasını beceren, hayatı her nasılsa kendi istedikleri gibi yaşanır hale getiren, düzeyli, disiplinli ama kendi içinde ipini koparmış, uçarı tipler. Hayatı bir oyun gibi görüyorlar. Ama asıl acıyı bir oyuncu olmadıkları için çekiyorlar. Kimseye bunu belli etmeyecek kadar usta oyuncular aslında. Karşılarına diktiğim hikayenin bir hikaye değil ben ya da kendisi olduğunu çözen, üç boyutlu bir resme bakarken o resmin altında bir dördüncü boyut arayan insanlar. Kuşkucu ve güvensizler. Ama bir o kadar da güvenilirler. Hepsinin içinde bir şeytan yatıyor. Üstelik o şeytan onlara istemediklerini değil tam da istediklerini yaptırıyor. Bunun dışındaki okuyuculara gelince, okudukları şeyin yalnızca bir çizgi roman olmadığını anladıkları an kendilerini kendileriyle başbaşa bırakıyorum.
Kenar mahalleler, kalabalık nüfuslu apartmanlar öykülerinde hep var... öte yandan da birçok öykünün içiçe geçtiği anlatıları tercih etmenin sebepleri neler?
Ben İstanbul'un kenar mahallelerinde büyüdüm. Samatya, Yedikule, Kocamustafapaşa... Neden apartmanlar? Garip, sen bu soruyu sorana kadar böyle bir neden aramamıştım. Hem de bir on senedir bir apartmanda oturmamama rağmen. Evet, bu sanırım çocukluk dönemimin bir ganimeti. Ben altı katlı bir apartmanın en alt katında büyümüştüm. Arka balkonları bizim bahçemize bakıyordu bu apartmanların ve ben apartmanın aklı ve yaşı sağa sola koşuşturulmaya müsait tek velediydim o zamanlar. Ve ne zaman bahçeye top oynamaya veya kedi avlamaya çıksam (!) apartmandan biri rica minnet bir şey almaya oraya buraya yollardı beni. Bu nedenden, günde altı katın altısına da koşuşturup girip çıkıyordum. Sanırım henüz önemsenmeyecek yaşta olduğumdan ev ahalisinin bütün gizli sırlarına, mahrem dedikodularına da kulak misafiri oluyordum. Bu tarz bir çizgi romanın böyle bir yaşantının ürünü olarak çıkması, şimdi beni oldukça şaşırtıyor.
Kişisel olarak Kenan Yarar nerede duruyor (Çizgi üslubu, hayat, politika, v.s.) nasıl tanımlarsın kendini ?
Kişisel olarak üslubuma tam bir ad veremiyorum. Çizgi romanlarımda bazen, huzursuz ve rahatsız bir çizgiye dayalı, çöp kollu, ölü bakışlı insanlarla simgeli psiko öykülerin yanı sıra-estetiği ve deseni ön planda, real(ize), çekiçi ve güzel, rahat ve esnek öykülere dayalı nispeten sevimli romanlar arasında gidip geliyorum. Okuyucu her halukârda ikisi arasında birinde karar vermenizi diretse de şu an böyle bir ayrıma hazır değilim. İki tarzda da söylemek istediğim şeyler var. Çoğunlukla ikinci üslupta belirttiğim hikayelerimi sağlam bir senaristle üretmek istiyorum. Korkarım çizgi roman senaristi şu an Türkiye'de bulunması en zor adam.
Levent CANTEK |